ibrahim Yertürk
Köşe Yazarı
ibrahim Yertürk
 

Heybemizi Doldurduk Mu?

Bir Ramazan ayının daha akşam serinliği çökmek üzere ruhumuza. Dünyanın bir ucunda savaşların, diğer ucunda dinmeyen gözyaşlarının gölgesinde gelse de; o bildik, o kadim, o mübarek iklimiyle yine sarmaladı bizi. Merhameti, şefkati ve en önemlisi o kalabalıklar içinde unuttuğumuz "özümüzü" fısıldadı kulağımıza. Ancak kutlu bir zaman dilimi veda etmeye hazırlanırken, kendimize sormamız gereken yakıcı bir soru var: Heybemizi ne kadar doldurduk? Oruç Bize Ne Kattı, Biz Oruca Ne Verdik? Merhum Üstat Sezai Karakoç, orucu alelade bir ibadet gibi değil, adeta nefes alan canlı bir varlık gibi tasvir eder. Onun da acıktığından, onun da susadığından bahseder ve o sarsıcı uyarıyı yapar: "Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı." Bu sözün derinliğini, Zülkarneyn Aleyhisselam’a atfedilen o meşhur kıssada buluruz. Gece karanlığında bir vadiden geçerken ordusuna "Ayağınıza takılanları toplayın!" der Zülkarneyn. Kimi "Yorgunuz, boş ver" deyip es geçer, kimi "Adet yerini bulsun" deyip üç beş parça alır, kimi ise "Komutan boşuna emretmez" diyerek heybesini tıka basa doldurur. Gün ağarıp vadi geride kaldığında, o değersiz sandıkları taşların saf altın olduğunu gördüklerindeki o pişmanlık... Hiç almayan zaten perişandır, ama az alanın "Keşke daha çok alsaydım" feryadı, çok alanın "Keşke gereksiz yüklerimi atıp yer açsaydım" hayıflanmasıyla karışır. Pişmanlık Kapıyı Çalmadan Önce Kıymetli dostlar; hesabımıza kitabımıza sığmayacak manevi ödüllerin vaat edildiği o "altın vadisinin" sonuna yaklaşıyoruz. Mücevherlerden daha kıymetli gün ve geceler henüz tam anlamıyla bitmiş değil. Şimdi durup bir soluklanma, bir iç muhasebe yapma vaktidir. Kendimizi o üç gruptan hangisinde görüyoruz? Ayaklarımıza takılan o manevi fırsatları "yük" mü saydık, yoksa "ganimet" mi? İtikâfla taçlanan bu son düzlükte; bir vakit olsun ibadethanelerin sükûnetine sığınmak, Kadir Gecesi’nin o muazzam frekansını ıskalamamak için hala vaktimiz var. Komşunun kapısını çalmak, bir yetimin başını okşamak, bir muhacirin derdiyle dertlenmek; bir hastaya geçmiş olsun demek, bir yaşlıya tebessüm etmek işte o heybeye atılacak en saf altınlardır. Gelin, orucu uğurlarken Karakoç’un dediği gibi yapalım. O giderken bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç güzel haslet katalım. Onu geldiği coşkuyla, heybemiz dolu, alnımız ak gönderelim. Kokusu öyle sinsin ki içimize diğer onbir ay çıkmasın.  Şimdiden gönül dolusu hayırlı bayramlar dilerim. Hoşça kalınız. İbrahim YERTÜRK
Ekleme Tarihi: 14 Mart 2026 -Cumartesi

Heybemizi Doldurduk Mu?

Bir Ramazan ayının daha akşam serinliği çökmek üzere ruhumuza. Dünyanın bir ucunda savaşların, diğer ucunda dinmeyen gözyaşlarının gölgesinde gelse de; o bildik, o kadim, o mübarek iklimiyle yine sarmaladı bizi. Merhameti, şefkati ve en önemlisi o kalabalıklar içinde unuttuğumuz "özümüzü" fısıldadı kulağımıza.
Ancak kutlu bir zaman dilimi veda etmeye hazırlanırken, kendimize sormamız gereken yakıcı bir soru var: Heybemizi ne kadar doldurduk?
Oruç Bize Ne Kattı, Biz Oruca Ne Verdik?
Merhum Üstat Sezai Karakoç, orucu alelade bir ibadet gibi değil, adeta nefes alan canlı bir varlık gibi tasvir eder. Onun da acıktığından, onun da susadığından bahseder ve o sarsıcı uyarıyı yapar:
"Oruç geldi, ondan bize ölümsüz bir şeyler katılacak demektir. Giderken, bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç şey katılmalı."
Bu sözün derinliğini, Zülkarneyn Aleyhisselam’a atfedilen o meşhur kıssada buluruz. Gece karanlığında bir vadiden geçerken ordusuna "Ayağınıza takılanları toplayın!" der Zülkarneyn. Kimi "Yorgunuz, boş ver" deyip es geçer, kimi "Adet yerini bulsun" deyip üç beş parça alır, kimi ise "Komutan boşuna emretmez" diyerek heybesini tıka basa doldurur.
Gün ağarıp vadi geride kaldığında, o değersiz sandıkları taşların saf altın olduğunu gördüklerindeki o pişmanlık... Hiç almayan zaten perişandır, ama az alanın "Keşke daha çok alsaydım" feryadı, çok alanın "Keşke gereksiz yüklerimi atıp yer açsaydım" hayıflanmasıyla karışır.
Pişmanlık Kapıyı Çalmadan Önce
Kıymetli dostlar; hesabımıza kitabımıza sığmayacak manevi ödüllerin vaat edildiği o "altın vadisinin" sonuna yaklaşıyoruz. Mücevherlerden daha kıymetli gün ve geceler henüz tam anlamıyla bitmiş değil. Şimdi durup bir soluklanma, bir iç muhasebe yapma vaktidir.
Kendimizi o üç gruptan hangisinde görüyoruz? Ayaklarımıza takılan o manevi fırsatları "yük" mü saydık, yoksa "ganimet" mi?
İtikâfla taçlanan bu son düzlükte; bir vakit olsun ibadethanelerin sükûnetine sığınmak, Kadir Gecesi’nin o muazzam frekansını ıskalamamak için hala vaktimiz var. Komşunun kapısını çalmak, bir yetimin başını okşamak, bir muhacirin derdiyle dertlenmek; bir hastaya geçmiş olsun demek, bir yaşlıya tebessüm etmek işte o heybeye atılacak en saf altınlardır.
Gelin, orucu uğurlarken Karakoç’un dediği gibi yapalım. O giderken bizden de ona ölümsüzleşecek birkaç güzel haslet katalım. Onu geldiği coşkuyla, heybemiz dolu, alnımız ak gönderelim. Kokusu öyle sinsin ki içimize diğer onbir ay çıkmasın. 
Şimdiden gönül dolusu hayırlı bayramlar dilerim.
Hoşça kalınız.
İbrahim YERTÜRK
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yerelvanhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.

van haber