Sosyal çürüme dediğimiz o sessiz istila toplumun her katmanına yayıldığında, deyim yerindeyse tuttuğunuz yer elinizde kalıyor. Sağlık çalışanlarından emniyet güçlerine, din görevlilerinden esnafa kadar her gün yeni bir şiddet haberiyle uyanıyoruz. Ancak son günlerde eğitim camiasının da bu karanlık sarmala çekilmesi, çürümenin artık geleceğimizi tehdit eden bir boyuta ulaştığının en somut göstergesi.
Öğretmenlik; sadece bilgi aktarılan bir iş değil, geleceği inşa eden ve çocuklara ilham veren onurlu bir meslektir. Bu onurun ayaklar altına alınmasına sessiz kalanlar ya da buna doğrudan sebep olanlar, yarın pişmanlıkların en büyüğünü yaşayacaklar. Öğretmenlerin adanmışlığını ve fedakârlığını görmezden gelmek, aslında bindiğimiz dalı kesmektir.
Suçlu Sadece Sistem mi?
Bugün eğitim çağındaki gençler öğretmenlerini alaya alıyor, okul araç gereçlerine zarar veriyor ve "akran zorbalığı" adı altında arkadaşlarına dünyayı dar ediyorsa; burada durup düşünmemiz gerekir: Suç gerçekten kimde?
Elbette eğitim sistemini, fiziksel imkânsızlıkları ya da nihayetinde birer insan olan öğretmenlerin hatalarını tartışabiliriz. Ancak iğneyi başkasına batırmadan önce, gerçeği dürüstçe konuşalım: Hatanın büyük bir kısmı velilerdedir.
Doğru veli profilini anlamak için tarihin tozlu raflarını aralayıp bir "şahsiyet inşası" örneğine bakalım. Fatih Sultan Mehmet, zekâsıyla parlayan ama bir o kadar da ele avuca sığmaz bir şehzadedir. Dersleri aksatır, hocalarını bezdirir. Sultan II. Murad, çareyi tavizsizliğiyle bilinen Molla Gürani’yi görevlendirmekte bulur. Padişah, "Eti senin, kemiği benim" diyerek evladını hocasına emanet eder.
Genç şehzade, hocasının otoritesine başta gülüp geçse de, kararlı bir disiplinle karşılaştığında babasına şikâyete gider. Aldığı cevap ise tarihe geçer: "Âlimler bizden daha büyüktür." İşin ciddiyetini kavrayan şehzade, o günden sonra ilmin önünde eğilmeyi öğrenir. Buradan çıkaracağımız ders öğrencilere şiddet uygulamak değil; adam yetiştirmenin temelinin, ebeveynin öğretmene duyduğu saygı ve güvende saklı olduğudur. Fatih gibi bir dehayı yetiştiren, işte bu sarsılmaz otorite birliğidir.
"Benim Çocuğum Yapmaz" Yanılgısı
Günümüzde ise tam tersi bir tabloyla karşı karşıyayız. Çocuğunun her türlü kuralsızlığını "özgürlük" kılıfıyla savunan veliler, en büyük kötülüğü yine kendi evlatlarına yapıyorlar. "Benim çocuğum yapmaz" diyerek gerçeklere gözünü kapatan, "Çocuğumun psikolojisini bozuyorsunuz" diye öğretmene çıkışan, mesleğini icra etmeye çalışan eğitimcileri mahkeme kapılarında süründüren bir zihniyetle karşı karşıyayız.
Hatta iş o raddeye geldi ki; okula bir mafya dizisi karakteri gibi girip idareciye el kaldıran velilerimiz var. Sormadan edemiyorum: Bu çocuklarımıza "veli" olan kişilerin kendilerine birer "veli" gerekmiyor mu?
Felç Olmadan Önce...
Toplum olarak artık hissizleşmeye başladık. Sosyal dokumuzdaki bu yaralar karşısında iğnenin ucu bizi uyandırmaya yetmiyor. Bu hissizlik toplumsal bir felce dönüşmeden önce, çuvaldızı kendimize batırmamız şart.
Hepimiz çocuklarımızın sağlıklı, özgüvenli ve başarılı olmasını istiyoruz. Ancak unutmayalım: Saygı ile başlamayan hiçbir eğitim süreci, disiplinle taçlanmaz ve başarıyla sonuçlanmaz. Geleceği kurtarmak istiyorsak, önce öğretmenin itibarını ve okulun dokunulmazlığını iade etmeliyiz.
Sağlıcakla kalınız.
İbrahim YERTÜRK
ibryerturk@gmail.com