Avukat Ümmühan Bedihağaoğlu
Köşe Yazarı
Avukat Ümmühan Bedihağaoğlu
 

Dünya Beşten Büyüktür

Adalet, yalnızca güçlülerin haklarını koruduğunda değil, en savunmasız insanların haklarını da güvence altına alabildiğinde gerçek anlamına ulaşır.   Av. Ümmühan Bedihağaoğlu   Hukuk, insanlığın ortak vicdanını ayakta tutan en temel değerlerden biridir. Ancak hukukun varlığı ile adaletin gerçekleşmesi her zaman aynı anlama gelmez. Kanunların yazılı olması yeterli değildir; asıl mesele, bu kanunların herkes için eşit uygulanması ve insan onurunun her koşulda korunmasıdır.   Bugün dünyanın içinde bulunduğu tablo, tam da bu noktada hepimizi ciddi bir muhasebeye davet ediyor.   Ortadoğu'da yaşanan insani dramlar, özellikle Filistin ve Gazze'de sivillerin karşı karşıya kaldığı ağır koşullar, uluslararası hukukun etkinliğini ve uluslararası toplumun sorumluluğunu yeniden tartışmaya açıyor. Lübnan başta olmak üzere bölgedeki gelişmeler de barışın, güvenliğin ve sivillerin korunmasının ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.   Bir çocuğun yaşam hakkı, hangi coğrafyada dünyaya geldiğine göre değişebilir mi? Bir insanın uğradığı haksızlık, kimliğine veya milliyetine göre daha az önemli sayılabilir mi? Uluslararası hukuk, güçlü devletler söz konusu olduğunda farklı, güçsüz toplumlar söz konusu olduğunda farklı mı uygulanmalıdır?   Bu soruların cevabı açıktır: Hayır.   İnsan hakları evrenselse, bu hakların korunması da evrensel olmak zorundadır.   Uluslararası sistem adalet sınavından geçebiliyor mu?   İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler sistemi, insanlığı yeni savaşlardan korumak, uluslararası barışı sağlamak ve devletler arasında iş birliğini güçlendirmek amacıyla oluşturuldu. Aradan geçen yaklaşık seksen yıl içerisinde dünya bilimde, teknolojide ve iletişimde büyük ilerlemeler kaydetti. Ancak uluslararası barışın ve adaletin sağlanmasında karşılaşılan sorunlar, mevcut sistemin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.   Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin yapısı ve veto yetkisi, küresel karar alma mekanizmalarındaki temsil adaleti üzerine önemli tartışmaları beraberinde getiriyor.   Uluslararası hukuk kuralları mevcut olsa bile, bu kuralların uygulanması siyasi güç dengelerine takılıyorsa ortada çözülmesi gereken yapısal bir sorun vardır. Hukukun üstünlüğü, yalnızca kuralların varlığıyla değil, bu kuralların etkili biçimde uygulanmasıyla mümkündür.   Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumların varlığı da bu bakımdan önemlidir. Ancak mesele yalnızca yargı kurumlarının kurulması değildir. Uluslararası suç iddialarının hukuka uygun biçimde soruşturulması, sorumluların hesap verebilmesi ve yargı süreçlerinin bağımsızlığı ile tarafsızlığının korunması gerekir.   Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın uzun yıllardır dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” sözü, bu çerçevede küresel karar alma düzenine yönelik güçlü bir eleştiri niteliği taşımaktadır.   Bu söz, yalnızca Türkiye'nin değil; Afrika'nın, Asya'nın, Latin Amerika'nın ve uluslararası sistemde yeterince temsil edilmediğini düşünen toplumların da adalet ve eşitlik talepleri açısından değerlendirilmelidir.   Çünkü dünya barışı, yalnızca güçlü devletlerin uzlaşmasıyla değil, bütün toplumların haklarının ve güvenliklerinin dikkate alındığı adil bir düzenle kalıcı hâle gelebilir.   Sivillerin yaşam hakkı siyasi hesaplara kurban edilemez   Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler, insanlığın vicdanını derinden yaralayan bir gerçeği yeniden gözler önüne seriyor: Sivillerin korunması, devletlerin siyasi tercihlerine veya güç dengelerine bağlı bir mesele değildir. Yaşam hakkı, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır.   Filistin'de ve Gazze'de yaşananlar karşısında uluslararası toplumun sorumluluğunu sorgulamak zorundayız. Çocukların, kadınların ve masum sivillerin hayatını kaybettiği bir tabloda, uluslararası kurumların ne kadar etkili olduğu sorusu görmezden gelinemez.   Hiçbir çocuğun yaşam hakkı, hangi topraklarda doğduğuna göre ölçülemez. Hiçbir sivil, kimliği veya milliyeti nedeniyle hedef hâline getirilemez. Hiçbir insanın acısı, siyasi hesapların gölgesinde görmezden gelinemez.   Uluslararası hukuk, yalnızca belirli ülkelerin veya belirli toplumların haklarını koruduğunda evrensel niteliğini kaybeder. Hukukun gerçek gücü, en zor koşullarda ve en savunmasız insanların söz konusu olduğu durumlarda kendisini gösterebilmesidir.   Bu nedenle uluslararası sistemin yalnızca mevcut yapısını değil, uygulamadaki çifte standartları da tartışmamız gerekiyor. Adaletin ölçüsü, kimin güçlü olduğu değil, ihlal karşısında hukukun nasıl işlediğidir.   Savunma susarsa adalet nefessiz kalır   Uluslararası adalet tartışması, yalnızca devletlerin veya uluslararası kuruluşların sorumluluğunda değildir. Hukukun üstünlüğünü savunan herkesin, özellikle de hukukçuların bu tartışmada önemli bir yeri vardır.   Avukatlık mesleği, yalnızca mahkeme salonlarında yürütülen bir faaliyet değildir. Avukat, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasında, adil yargılanma hakkının güvence altına alınmasında ve hukukun üstünlüğünün yaşatılmasında temel bir role sahiptir.   Savunma makamının güçlü olması, yalnızca sanıkların haklarının korunması bakımından değil, adalet sisteminin bütününün sağlıklı işlemesi bakımından da önemlidir.   Biz olmazsak savunma susar, savunma susarsa adalet nefessiz kalır.   Bu nedenle savunma hakkının korunması, yalnızca avukatların mesleki meselesi olarak görülemez. Savunma hakkı, hukuk devletinin ve demokratik toplumun temel güvencelerinden biridir.   Biz hukukçuların temel sorumluluğu, üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü savunmaktır.   Hukukun üstünlüğü, kişinin kim olduğuna, hangi makama sahip bulunduğuna veya ne kadar güçlü olduğuna bakılmaksızın herkesin hukuk karşısında eşit olmasıdır. Adaletin ölçüsü, gücün kendisi değil, gücün hukukla sınırlandırılmasıdır.   Bu anlayış yalnızca ülkemiz için değil, insanlığın geleceği için de vazgeçilmezdir.   Adalet, ortak bir sorumluluktur   Adaletsizlikleri dile getirmek önemlidir; ancak bununla yetinmek yeterli değildir. Hukukun üstünlüğünü savunmak, aynı zamanda çözüm üretmeyi, sorumluluk üstlenmeyi ve toplumsal hayatın içinde aktif biçimde yer almayı gerektirir.   Hukuk, yalnızca ihlallerden sonra başvurulan bir mekanizma olmamalıdır. Aynı zamanda ihlalleri önleyen, güç sahiplerini denetleyen ve insan onurunu güvence altına alan bir sistem olarak işlemelidir.   Siyaset, hukuk ve toplumsal sorumluluk arasındaki ilişki de bu noktada önem kazanır. Siyaset, hukukun yerine geçmemeli; hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlükleri ve insan onurunu güvence altına alan bir anlayışla yürütülmelidir.   Toplumların adalete duyduğu güven, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, kurumların şeffaflığıyla, hesap verebilirliğiyle ve herkese eşit mesafede durabilmesiyle güçlenir.   Bu nedenle adalet mücadelesi, belirli bir meslek grubunun veya siyasi görüşün sınırları içinde değerlendirilemez. Adalet, bütün toplumun ortak meselesidir.   Hukuk herkesten üstün olmalıdır   Bugün dünyanın ihtiyacı, bir gücün yerine başka bir gücün geçirilmesi değildir. İhtiyaç duyulan şey; gücü hukukla sınırlayan, insanı merkeze alan, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan ve adaleti herkes için mümkün kılan bir düzendir.   Uluslararası sistemde de ulusal hukuk düzenlerinde de gerçek ilerleme, gücün denetlenebilir hâle gelmesiyle mümkündür. Hiçbir devlet, hiçbir makam ve hiçbir kişi hukukun üzerinde görülmemelidir.   Çünkü hukuk, yalnızca güçsüz olduğumuzda sığındığımız bir güvence değildir. Hukuk, güçlü olduğumuzda da bağlı kalmamız gereken ilkeler bütünüdür.   Bugün Filistin'de, Gazze'de ve dünyanın başka bölgelerinde yaşanan acılar karşısında sorulması gereken soru yalnızca kimin haklı olduğu değildir. Aynı zamanda insanlığın ortak değerlerini korumak için hangi somut adımların atıldığıdır.   Uluslararası kurumlar kendilerini yenilemeli, adalet mekanizmaları daha etkili hâle getirilmeli ve insan hakları ihlalleri karşısında çifte standartlara son verilmelidir. Hukukun üstünlüğü, siyasi çıkarların gölgesinde kalmamalıdır.   Unutulmamalıdır ki adalet, güçlülerin haklarını koruduğu kadar en savunmasız insanların haklarını da koruyabildiğinde gerçek anlamına ulaşır.   Dünya beşten büyüktür. Ancak hiçbir güç hukuktan büyük olmamalıdır.   Çünkü adaletin gerçek ölçüsü, kimin güçlü olduğu değil, hukukun herkes için ne kadar güçlü olduğudur.       Av. Ümmühan Bedihağaoğlu
Ekleme Tarihi: 14 Ekim 2026 -Çarşamba

Dünya Beşten Büyüktür

Adalet, yalnızca güçlülerin haklarını koruduğunda değil, en savunmasız insanların haklarını da güvence altına alabildiğinde gerçek anlamına ulaşır.
 
Av. Ümmühan Bedihağaoğlu
 
Hukuk, insanlığın ortak vicdanını ayakta tutan en temel değerlerden biridir. Ancak hukukun varlığı ile adaletin gerçekleşmesi her zaman aynı anlama gelmez. Kanunların yazılı olması yeterli değildir; asıl mesele, bu kanunların herkes için eşit uygulanması ve insan onurunun her koşulda korunmasıdır.
 
Bugün dünyanın içinde bulunduğu tablo, tam da bu noktada hepimizi ciddi bir muhasebeye davet ediyor.
 
Ortadoğu'da yaşanan insani dramlar, özellikle Filistin ve Gazze'de sivillerin karşı karşıya kaldığı ağır koşullar, uluslararası hukukun etkinliğini ve uluslararası toplumun sorumluluğunu yeniden tartışmaya açıyor. Lübnan başta olmak üzere bölgedeki gelişmeler de barışın, güvenliğin ve sivillerin korunmasının ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.
 
Bir çocuğun yaşam hakkı, hangi coğrafyada dünyaya geldiğine göre değişebilir mi? Bir insanın uğradığı haksızlık, kimliğine veya milliyetine göre daha az önemli sayılabilir mi? Uluslararası hukuk, güçlü devletler söz konusu olduğunda farklı, güçsüz toplumlar söz konusu olduğunda farklı mı uygulanmalıdır?
 
Bu soruların cevabı açıktır: Hayır.
 
İnsan hakları evrenselse, bu hakların korunması da evrensel olmak zorundadır.
 
Uluslararası sistem adalet sınavından geçebiliyor mu?
 
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler sistemi, insanlığı yeni savaşlardan korumak, uluslararası barışı sağlamak ve devletler arasında iş birliğini güçlendirmek amacıyla oluşturuldu. Aradan geçen yaklaşık seksen yıl içerisinde dünya bilimde, teknolojide ve iletişimde büyük ilerlemeler kaydetti. Ancak uluslararası barışın ve adaletin sağlanmasında karşılaşılan sorunlar, mevcut sistemin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
 
Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin yapısı ve veto yetkisi, küresel karar alma mekanizmalarındaki temsil adaleti üzerine önemli tartışmaları beraberinde getiriyor.
 
Uluslararası hukuk kuralları mevcut olsa bile, bu kuralların uygulanması siyasi güç dengelerine takılıyorsa ortada çözülmesi gereken yapısal bir sorun vardır. Hukukun üstünlüğü, yalnızca kuralların varlığıyla değil, bu kuralların etkili biçimde uygulanmasıyla mümkündür.
 
Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumların varlığı da bu bakımdan önemlidir. Ancak mesele yalnızca yargı kurumlarının kurulması değildir. Uluslararası suç iddialarının hukuka uygun biçimde soruşturulması, sorumluların hesap verebilmesi ve yargı süreçlerinin bağımsızlığı ile tarafsızlığının korunması gerekir.
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın uzun yıllardır dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” sözü, bu çerçevede küresel karar alma düzenine yönelik güçlü bir eleştiri niteliği taşımaktadır.
 
Bu söz, yalnızca Türkiye'nin değil; Afrika'nın, Asya'nın, Latin Amerika'nın ve uluslararası sistemde yeterince temsil edilmediğini düşünen toplumların da adalet ve eşitlik talepleri açısından değerlendirilmelidir.
 
Çünkü dünya barışı, yalnızca güçlü devletlerin uzlaşmasıyla değil, bütün toplumların haklarının ve güvenliklerinin dikkate alındığı adil bir düzenle kalıcı hâle gelebilir.
 
Sivillerin yaşam hakkı siyasi hesaplara kurban edilemez
 
Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler, insanlığın vicdanını derinden yaralayan bir gerçeği yeniden gözler önüne seriyor: Sivillerin korunması, devletlerin siyasi tercihlerine veya güç dengelerine bağlı bir mesele değildir. Yaşam hakkı, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır.
 
Filistin'de ve Gazze'de yaşananlar karşısında uluslararası toplumun sorumluluğunu sorgulamak zorundayız. Çocukların, kadınların ve masum sivillerin hayatını kaybettiği bir tabloda, uluslararası kurumların ne kadar etkili olduğu sorusu görmezden gelinemez.
 
Hiçbir çocuğun yaşam hakkı, hangi topraklarda doğduğuna göre ölçülemez. Hiçbir sivil, kimliği veya milliyeti nedeniyle hedef hâline getirilemez. Hiçbir insanın acısı, siyasi hesapların gölgesinde görmezden gelinemez.
 
Uluslararası hukuk, yalnızca belirli ülkelerin veya belirli toplumların haklarını koruduğunda evrensel niteliğini kaybeder. Hukukun gerçek gücü, en zor koşullarda ve en savunmasız insanların söz konusu olduğu durumlarda kendisini gösterebilmesidir.
 
Bu nedenle uluslararası sistemin yalnızca mevcut yapısını değil, uygulamadaki çifte standartları da tartışmamız gerekiyor. Adaletin ölçüsü, kimin güçlü olduğu değil, ihlal karşısında hukukun nasıl işlediğidir.
 
Savunma susarsa adalet nefessiz kalır
 
Uluslararası adalet tartışması, yalnızca devletlerin veya uluslararası kuruluşların sorumluluğunda değildir. Hukukun üstünlüğünü savunan herkesin, özellikle de hukukçuların bu tartışmada önemli bir yeri vardır.
 
Avukatlık mesleği, yalnızca mahkeme salonlarında yürütülen bir faaliyet değildir. Avukat, bireyin hak ve özgürlüklerinin korunmasında, adil yargılanma hakkının güvence altına alınmasında ve hukukun üstünlüğünün yaşatılmasında temel bir role sahiptir.
 
Savunma makamının güçlü olması, yalnızca sanıkların haklarının korunması bakımından değil, adalet sisteminin bütününün sağlıklı işlemesi bakımından da önemlidir.
 
Biz olmazsak savunma susar, savunma susarsa adalet nefessiz kalır.
 
Bu nedenle savunma hakkının korunması, yalnızca avukatların mesleki meselesi olarak görülemez. Savunma hakkı, hukuk devletinin ve demokratik toplumun temel güvencelerinden biridir.
 
Biz hukukçuların temel sorumluluğu, üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü savunmaktır.
 
Hukukun üstünlüğü, kişinin kim olduğuna, hangi makama sahip bulunduğuna veya ne kadar güçlü olduğuna bakılmaksızın herkesin hukuk karşısında eşit olmasıdır. Adaletin ölçüsü, gücün kendisi değil, gücün hukukla sınırlandırılmasıdır.
 
Bu anlayış yalnızca ülkemiz için değil, insanlığın geleceği için de vazgeçilmezdir.
 
Adalet, ortak bir sorumluluktur
 
Adaletsizlikleri dile getirmek önemlidir; ancak bununla yetinmek yeterli değildir. Hukukun üstünlüğünü savunmak, aynı zamanda çözüm üretmeyi, sorumluluk üstlenmeyi ve toplumsal hayatın içinde aktif biçimde yer almayı gerektirir.
 
Hukuk, yalnızca ihlallerden sonra başvurulan bir mekanizma olmamalıdır. Aynı zamanda ihlalleri önleyen, güç sahiplerini denetleyen ve insan onurunu güvence altına alan bir sistem olarak işlemelidir.
 
Siyaset, hukuk ve toplumsal sorumluluk arasındaki ilişki de bu noktada önem kazanır. Siyaset, hukukun yerine geçmemeli; hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlükleri ve insan onurunu güvence altına alan bir anlayışla yürütülmelidir.
 
Toplumların adalete duyduğu güven, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, kurumların şeffaflığıyla, hesap verebilirliğiyle ve herkese eşit mesafede durabilmesiyle güçlenir.
 
Bu nedenle adalet mücadelesi, belirli bir meslek grubunun veya siyasi görüşün sınırları içinde değerlendirilemez. Adalet, bütün toplumun ortak meselesidir.
 
Hukuk herkesten üstün olmalıdır
 
Bugün dünyanın ihtiyacı, bir gücün yerine başka bir gücün geçirilmesi değildir. İhtiyaç duyulan şey; gücü hukukla sınırlayan, insanı merkeze alan, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan ve adaleti herkes için mümkün kılan bir düzendir.
 
Uluslararası sistemde de ulusal hukuk düzenlerinde de gerçek ilerleme, gücün denetlenebilir hâle gelmesiyle mümkündür. Hiçbir devlet, hiçbir makam ve hiçbir kişi hukukun üzerinde görülmemelidir.
 
Çünkü hukuk, yalnızca güçsüz olduğumuzda sığındığımız bir güvence değildir. Hukuk, güçlü olduğumuzda da bağlı kalmamız gereken ilkeler bütünüdür.
 
Bugün Filistin'de, Gazze'de ve dünyanın başka bölgelerinde yaşanan acılar karşısında sorulması gereken soru yalnızca kimin haklı olduğu değildir. Aynı zamanda insanlığın ortak değerlerini korumak için hangi somut adımların atıldığıdır.
 
Uluslararası kurumlar kendilerini yenilemeli, adalet mekanizmaları daha etkili hâle getirilmeli ve insan hakları ihlalleri karşısında çifte standartlara son verilmelidir. Hukukun üstünlüğü, siyasi çıkarların gölgesinde kalmamalıdır.
 
Unutulmamalıdır ki adalet, güçlülerin haklarını koruduğu kadar en savunmasız insanların haklarını da koruyabildiğinde gerçek anlamına ulaşır.
 
Dünya beşten büyüktür. Ancak hiçbir güç hukuktan büyük olmamalıdır.
 
Çünkü adaletin gerçek ölçüsü, kimin güçlü olduğu değil, hukukun herkes için ne kadar güçlü olduğudur.
 
 
 
Av. Ümmühan Bedihağaoğlu
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yerelvanhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.

van haber