teknolojinin hayatımızdaki ağırlığı her geçen gün artıyor. Savaşların niteliği, güvenlik anlayışı, enerji politikaları ve küresel ticaret yolları yeniden şekilleniyor.
Fakat bütün bu değişime rağmen dünyanın en önemli karar mekanizmalarından biri hâlâ yaklaşık 80 yıl önceki düzenin izlerini taşıyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi...
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu öncesinde kaleme aldığı makalede ve yaptığı açıklamalarda öne çıkan temel mesele tam da bu: Dünya değişirken uluslararası sistem neden değişmiyor?
Erdoğan’ın uzun süredir dile getirdiği “Dünya 5’ten büyüktür” yaklaşımı, bu kez daha somut bir reform önerisiyle birlikte gündeme geliyor: Güvenlik Konseyi'ndeki veto imtiyazının kaldırılması.
Bu önerinin arkasındaki temel argüman açık.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin sahip olduğu veto yetkisi, uluslararası toplumun ortak iradesinin tek bir ülkenin kararıyla bloke edilebilmesine imkân tanıyor. Erdoğan'a göre artık bu yapının sürdürülebilir olmadığı bir dönemden geçiyoruz.
Gerçekten de bugün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların ölçeği, birkaç ülkenin kararlarıyla sınırlı değil.
İklim krizi, enerji güvenliği, salgınlar, göç, ekonomik eşitsizlikler, savaşlar, gıda güvenliği ve teknolojik dönüşüm sınırları aşan sorunlar.
Dolayısıyla çözüm mekanizmalarının da daha geniş bir temsil anlayışına dayanması gerektiği düşüncesi giderek daha fazla tartışılıyor.
Birleşmiş Milletler neden reform tartışmasının merkezinde?
Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından dünyaya barış ve güvenlik sağlamak amacıyla kuruldu.
Fakat bugün, kuruluşundan bu yana geçen on yıllar içerisinde dünyanın siyasi ve ekonomik ağırlık merkezi büyük ölçüde değişti.
Asya'nın ekonomik yükselişi, Afrika'nın artan nüfusu ve ekonomik potansiyeli, Latin Amerika'nın değişen rolü ve gelişmekte olan ülkelerin küresel karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olma talepleri, mevcut temsil sisteminin tartışılmasına neden oluyor.
Erdoğan'ın yaklaşımında dikkat çekici nokta ise yalnızca Güvenlik Konseyi'ne yeni ülkelerin eklenmesini yeterli görmemesi.
Çünkü ona göre beş ülkenin sahip olduğu ayrıcalığı daha fazla ülkeye dağıtmak, sorunun özünü değiştirmiyor.
Asıl mesele, veto imtiyazının kendisi.
Bu nedenle önerilen modelde Genel Kurul'un güçlendirilmesi, Güvenlik Konseyi üyelerinin belirli sürelerle seçilmesi ve bu ülkelerin yeniden görev almak istediklerinde uluslararası toplumun çoğunluğunun güvenini yeniden kazanması gerektiği savunuluyor.
Bu, yalnızca bir sandalye değişikliği değil; uluslararası karar alma anlayışının değiştirilmesi çağrısıdır.
Dünyanın sorunları artık birkaç başkentin sınırlarına sığmıyor
Bugün herhangi bir kriz dünyanın başka bir bölgesini doğrudan etkileyebiliyor.
Bir ülkedeki savaş enerji fiyatlarını, enerji fiyatları üretim maliyetlerini, üretim maliyetleri gıda fiyatlarını, gıda fiyatları ise milyonlarca insanın yaşamını etkileyebiliyor.
Aynı durum göç, iklim değişikliği ve tedarik zincirleri için de geçerli.
Dolayısıyla küresel sistemin yalnızca askeri güce veya siyasi ağırlığa göre şekillenmesi, değişen dünyanın ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalabiliyor.
Erdoğan'ın “farklı coğrafyaların tecrübesini, kapasitesini ve iradesini” küresel meselelerin çözümüne dahil etme çağrısı da bu noktada önem kazanıyor.
Burada tartışılması gereken yalnızca Türkiye'nin ne söylediği değil, uluslararası sistemin bu çağrıya nasıl cevap vereceğidir.
Çünkü mesele Türkiye'nin veya başka herhangi bir ülkenin daha fazla söz sahibi olması değil.
Asıl mesele, küresel kararların küresel toplumun daha geniş bir kesimini ne ölçüde temsil ettiği sorusudur.
Filistin, uluslararası sistemin sınavı
Bu tartışmanın en ağır başlığı ise Filistin.
Birleşmiş Milletler'in kuruluşundaki temel hedeflerden biri uluslararası barış ve güvenliği korumaktı.
Ancak bugün Gazze'de yaşananlar, bu sistemin etkinliği konusunda ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor.
Erdoğan'ın konuşmasının önemli bir bölümünü Filistin'e ayırması da bunun göstergesi.
Gazze'deki sivil kayıplar, yıkım, sağlık sisteminin yaşadığı sorunlar ve yerinden edilmeler, yalnızca bölgesel bir çatışmanın sonuçları olarak değil, uluslararası toplumun krizlere müdahale kapasitesinin bir sınaması olarak da değerlendiriliyor.
Erdoğan'ın konuşmasında kullandığı sert ifadeler, Türkiye'nin Filistin konusundaki siyasi yaklaşımını açık biçimde ortaya koyuyor.
Ancak burada daha geniş bir soruya bakmak gerekiyor:
Birleşmiş Milletler, büyük güçlerin anlaşamadığı durumlarda uluslararası hukuku ve sivillerin korunmasını ne ölçüde hayata geçirebiliyor?
Bu soru yalnızca Gazze için değil, dünyanın farklı bölgelerindeki krizler için de geçerli.
Uluslararası hukuk herkese eşit uygulanabiliyor mu?
Uluslararası sistemin en önemli sorunlarından biri de hukuk ile güç arasındaki ilişki.
Hukukun evrenselliği, güçlü veya zayıf ayrımı yapılmaksızın aynı ilkelerin uygulanmasını gerektirir.
Fakat uluslararası siyasette güç dengeleri zaman zaman hukuki ilkelerin uygulanmasını doğrudan etkileyebiliyor.
İşte “uluslararası hukukun güçlüye farklı, zayıfa farklı uygulandığı anlayışın değiştirilmesi” yönündeki çağrı da bu tartışmanın bir parçası.
Eğer uluslararası hukuk gerçekten evrensel olacaksa, bunun yalnızca prensiplerde değil uygulamada da görülmesi gerekiyor.
Aksi halde Birleşmiş Milletler'in ve uluslararası kurumların meşruiyeti tartışılmaya devam edecektir.
Yeni dünyanın yeni güç merkezleri
Dünya yalnızca siyasi olarak değil, ekonomik olarak da değişiyor.
Asya'nın yükselişi, Afrika'nın büyüyen potansiyeli ve gelişmekte olan ülkelerin artan talepleri, küresel ekonomik sistemin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılıyor.
Küreselleşmenin herkes için aynı ölçüde refah üretmediği de artık daha fazla tartışılıyor.
Gelir dağılımındaki eşitsizlikler, gelişmekte olan ülkelerin finansmana erişim sorunları ve teknoloji alanındaki bağımlılıklar yeni bir küresel adalet tartışmasını beraberinde getiriyor.
Bu nedenle uluslararası sistemin reformu yalnızca Güvenlik Konseyi'nin yapısıyla sınırlı tutulamaz.
Ekonomik sistem, finansmana erişim, teknoloji, iklim politikaları ve kalkınma imkanları da bu reform tartışmasının parçasıdır.
Türkiye'nin söylemi nereye oturuyor?
Türkiye açısından bakıldığında, “Dünya 5'ten büyüktür” söylemi uzun zamandır dış politika tartışmasının önemli başlıklarından biri.
Bu yaklaşımın temelinde, küresel karar alma mekanizmalarının daha geniş bir temsil anlayışına kavuşturulması gerektiği düşüncesi bulunuyor.
Türkiye aynı zamanda kendisini farklı coğrafyalarla iletişim kurabilen, bölgesel krizlerde diplomatik girişimlerde bulunabilen bir ülke olarak konumlandırıyor.
Erdoğan'ın son açıklamalarında da Türkiye'nin bu reform arayışında daha aktif bir rol üstlenmesi gerektiği vurgulanıyor.
Ancak burada da asıl belirleyici olan söylemin ötesinde, uluslararası alanda ne ölçüde geniş bir uzlaşı oluşturulabileceği.
Çünkü Birleşmiş Milletler reformu, tek bir ülkenin iradesiyle gerçekleşebilecek bir değişiklik değil.
Böylesi kapsamlı bir dönüşüm için çok sayıda ülkenin ortak iradesi gerekiyor.
İklimden teknolojiye: Aynı sistemin çözmek zorunda olduğu yeni sorunlar
Erdoğan'ın mesajlarının bir diğer dikkat çekici boyutu ise küresel gündemin yalnızca savaşlardan ibaret olmadığına işaret etmesi.
İklim krizi, sıfır atık, dijital dönüşüm ve teknolojik hegemonya gibi başlıklar da geleceğin uluslararası düzenini şekillendirecek.
İklim değişikliği özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında yeni bir adalet tartışması yaratıyor.
Sanayileşmiş ülkelerin tarihsel sorumlulukları ile gelişmekte olan ülkelerin kalkınma ihtiyaçları arasındaki denge, önümüzdeki yıllarda uluslararası diplomasinin en önemli meselelerinden biri olacak.
Teknoloji alanında ise yeni bir güç mücadelesi yaşanıyor.
Yapay zekâdan dijital altyapılara, enerji teknolojilerinden savunma sanayisine kadar teknoloji artık yalnızca ekonomik bir araç değil; aynı zamanda stratejik güç unsuru.
Bu nedenle “tekno kutuplaşma” ve “dijital hegemonya” tartışmaları da uluslararası sistemin geleceğinden bağımsız düşünülemez.
Dünya değişiyor, mesele karar mekanizmalarının değişip değişmeyeceği
Bugün dünyanın önündeki temel meselelerden biri aslında oldukça basit bir soruda düğümleniyor:
21. yüzyılın sorunları, 20. yüzyılın kurumlarıyla çözülebilir mi?
Birleşmiş Milletler'in kuruluşundan bu yana dünya nüfusu, ekonomik güç merkezleri, teknolojik imkanlar ve uluslararası ilişkiler köklü biçimde değişti.
Fakat karar mekanizmalarının önemli bir bölümü hâlâ geçmişin güç dengelerini yansıtıyor.
Erdoğan'ın “Dünya 5'ten büyüktür” sözü bu nedenle yalnızca bir slogan olarak değil, uluslararası sistemin temsil sorununa yönelik siyasi bir itiraz olarak okunabilir.
Bu itirazın kabul görüp görmeyeceği ise ayrı bir mesele.
Çünkü uluslararası sistemler kolay değişmez. Büyük güçler sahip oldukları ayrıcalıklardan kolay vazgeçmez. Reform çağrıları ancak geniş bir uluslararası uzlaşı oluşturabildiği ölçüde sonuç doğurabilir.
Fakat değişimin kaçınılmaz olduğu da açık.
Çünkü dünya artık yalnızca beş ülkenin dünyası değil.
Asya var, Afrika var, Latin Amerika var, gelişmekte olan ülkeler var. Yeni ekonomik güçler, yeni teknolojik merkezler ve yeni diplomatik aktörler var.
Dolayısıyla mesele, dünyanın 5'ten büyük olup olmadığı tartışmasından daha geniştir.
Asıl mesele şudur:
Değişen dünyanın karar mekanizmaları da değişecek mi?
Önümüzdeki yılların uluslararası siyaseti, büyük ölçüde bu soruya verilecek cevap üzerinden şekillenecek.