Bugün öyle bir algı düzeni kurdular ki; annelik, eşlik ve yuva kavramlarını değersiz göstermeyi “özgürlük” diye pazarlıyorlar…
Bir kadın uçakta başkasının çocuğuna hizmet ettiğinde adına “çağdaş hostes” deniliyor; fakat aynı kadın kendi evinde öz evladını büyüttüğünde “ezilen kadın” yaftası vuruluyor. Bu nasıl bir çelişkidir?
Yüzlerce yabancı erkeğe servis yaptığında “modern” sayılan kadın, kendi evine gelen misafirine ikramda bulunduğunda ise “gerici” ilan ediliyor. İşte toplumları asıl yıkan şey budur: Kavramlarla oynayarak değerleri ters yüz etmek…
Çünkü bir milleti çökertmek istiyorsanız önce anneyi yuvasından koparırsınız. Anne zayıflarsa aile zayıflar, aile zayıflarsa toplum dağılır.
Elbette kadın çalışabilir, üretebilir, toplumun içinde yer alabilir. Buna kimsenin itirazı yoktur. Ancak kadını sırf sistem dönsün diye en ağır işlerin içine sürmek, onu merhametsiz çalışma düzeninin bir parçası hâline getirmek “kadına değer vermek” değildir. Kadını erkekle yarıştıran değil, onu fıtratına uygun şekilde koruyan anlayış gerçek değeri verir.
Bugün artan boşanmaların, aile içi huzursuzlukların ve toplumsal çöküşün temelinde de bu dayatmalar vardır. Çünkü insan fıtratı inkâr edilerek huzur kurulamaz. Erkekte koruma duygusu, kadında hayâ ve zarafet yaratılışın bir parçasıdır. Seven insan eşini elbette kıskanır; aşırılığa kaçmadığı sürece bu sevginin ve aidiyetin göstergesidir.
Ama siz yıllarca “kıskanmak gericiliktir”, “aile ikinci plandadır”, “annelik değersizdir” diye toplumun zihnine işlerseniz; sonunda ortaya huzur değil, yalnızlık, parçalanmış aileler ve toplumsal facialar çıkar.
Bizim meselemiz kadının değersizleşmesi değil; tam aksine, kadının gerçek değerinin yeniden hatırlanmasıdır. Çünkü güçlü toplumlar, güçlü ailelerle; güçlü aileler ise fedakâr anneler ve sağlam yuvalarla ayakta kalır.